30 Mayıs 2017 Salı

Gezi’nin Yeni Bir Yıl Dönümünde Bir Kez Daha “La İlahe İllallah”

La İlahe İllallah” başlıklı yazımızı 2004 yılında yazmıştık.
Sonra bu yazıyı “Marksizmin Marksist Eleştirisi” başlıklı kitabımızın son yazısı olarak 2007 yılında tekrar yayınlamıştık.
Bu yazıyla yaptığımız ya da yapmaya çalıştığımız, teorik düzeyde gerçek bir devrim anlamına gelen, 2004 yılında ilk kez formüle etttiğimiz Marksist Ulus ve Din Teorilerinin programatik sonucunu, kolay anlaşılır bir şekilde ama İslam’ın vokabüleriyle (ya da “söylemiyle” diyelim) açıklamaktan başka bir şey değildi.
Tabii bunu yaparken aynı zamanda dinlerin ve özellikle de İslam’ın Marksist bir açıklamasını, diğer bir ifadeyle, beş bin yıllık uygarlıklar tarihinin kısa bir özetini ve açıklamasını da sunmuş oluyorduk.
Bu yazı bir bakıma, Marksizmin arada kat ettiği teorik ve kavramsal birikime dayanarak, Komünist Manifesto’nun yeniden yazılmasından başka bir anlama gelmiyordu.

*
Komünist Manifesto, şimdiye kadar bütün toplumların tarihi sınıflar mücadelesi tarihidir diye başlıyordu.
Daha sonra bizzat Marks’ın kendisi, sınıflar mücadelesinin, kendi ortaya koyduğu teorinin özgün ve asli bir ögesi olmadığını, bunu burjuva tarihçilerin önceden keşfettiğini söylemişti.
Keza daha sonra Lenin de Marksizmi sınıflar ve sınıflar mücadelesine indirgemenin onu burjuvazinin kabul edebileceği bir şey haline getirmek olduğunu söylemişti. (Konuyla ilgili olarak “Marksizm “Sınıf Mücadelesi Kuramı” mıdır?” başlıklı yazıya bakılabilir.)
Marks, bizzat kendisi, toplum ve tarih teorisini en kısa ve özlü şekilde formüle ettiği Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsöz’ünde (“Mukaddime”) tarihsel gidişi ve devrimleri altyapıdaki (yani ekonomi temelindeki) değişimlerin tüm toplumsal örgütlenmedeki (yani Üstyapıdaki) değişimlere yol açması olarak açıklıyordu.
Ne var ki, Marks’tan sonra gelen Marksistler, devrimleri ve tarihi, Komünist Manifesto’nun Sınıf dolayısıyla devlet ve iktidar (dolayısıyla iktidarın ele geçirilişi) kategorileriyle açıklamaya devam etmişlerdi. Yani onu burjuvazinin kabul edeceği bir düzeye indirgemişlerdi.
Bunun sonucu ise, sadece “burjuva devrimi” denen modern devrimlerden ibaret, devrimsiz bir tarih oluyordu.
Devrimleri tüm tarihe yayma ve açıklama çabası sadece Dr. Hikmet Kıvılcımlı’an gelmiş, ancak o da, dinin ve ulusun ne olduğunu kavrayamadığı için, sorunu “Üretici Güçler” kavramının içeriğini değiştirerek çözmeye çalışmış ve tutarlı bir kavramsal açıklama yapamamıştı.
İşte 2004 yılında Teorik düzeyde yaptığımız keşif, bu çıkmaza son veriyordu.
*
İsmail Beşikçi’nin, Alevilik üzerine yazdığı bir yazının polemik bir eleştirisi esnasında, Din’in ne olduğu sorusunu sorup da, Dini sosyolojik bir olgu olarak tanımlamaya kaltığımızda, ilk kez, Marksizmin bunu açıklayan bir teorisi olmadığını; ama tam da bir din teorisi olmadığı için, bir din teorisinin olmadığının da farkında olmadığını; bu teorik eksikliğin bir Üstyapılar ve Ulus-Ulusçuluk Teorisi olmamasının farkında olunmasında ortaya çıktığını gördüğümüzde bu düğümü çözmüştük.
Aslıhda bu keşif son derece basit bir önermeye indirgenebiliyordu: Din tümüyle üstyapıydı.
Ve bu nedenle, bir üstyapı teorisi olmaması, bir din teorisi olmamasının görünümüydü.
Aynı şekilde ulus da modern toplumun dininin, karşı devrime uğramış bir biçimi olduğundan, ulus ve ulusçuluk teorisi olmaması da yine bir din teorisi olmamasının bir görünümünden başka bir şey değildi.
Ama bu basitlik dinin tanımının da dinsel olduğu (yani üstyapıya, toplumsal ilişkilerin düzenlenişine ilişkin olduğu) noktasında tamamiyle diyalektik bir ilişki halini alıyor ve kavrayış gerektiriyordu.
Çünkü, din eğer tümüyle üstyapı ise, dinin nasıl tanımlanacağı da bir dine göre belirlenebilirdi, yani din denen oldunun nasıl tanımlandığı da dine ilişkindi. Ve daha da ilginci, sadece nesnel olarak böyle değildi, bizzat bu din tanımı normatif bir tanım haline getirilerek, toplumsal ilişkiler düzenlenebilir, yani bizzat bu din tanımı tanım aracılığıyla din kurulabilirdi.
Olan tamı tamına buydu.
Marksistler modern toplumun dininin din kavramını kabul edip kullandıklarından dolayı bir din teorileri olmamıştı ve olmadığını görememişlerdi ve yine bu nedenle bir üstyapılar ve ulus teorisi kuramamışlardı.
*
Tarihe böyle bir bakışla, altyapıdaki değişmeler üstyapıdaki değişimlere yol açıyor ve bu değişimlerin gerçekleşme dönemleri devrimlere tekabül ediyorsa, din de tümüyle üstyapı olduğuna göre, devrimler, bir dinden diğer dine geçişler biçiminde ortaya çıkıyor olmalıydı.
Yani bir dinden diğer dine geçişler; dinlerin doğuş ve yayılışları devrimlerden başka bir şey değildi.
Sınıf, Devlet ve İktidar kavramlarına dayanan, aslında modern toplumun dininin, politik ve özel ayrımının kabulünden başka bir şey olmayan Komünist Manifesto’nun devrim kavramı ve kavrayışı, Tarih’te devrim bırakmamıştı. Devrimsiz bir tarihti Marksistlerin anlattığı.
Ama dinden dine geçişler birer devrim olarak görülünce, tarih tekrar devrimlere kavuşuyordu.
Peygamberler devrimcilerdi. Böylece dinlerin ve peygamberlerin neden böylesine etkili oldukları gibi açıklanamayan konular da kolayca açıklığa kavuşmuş oluyordu.
Aslında “Peygamberler Tarihi” okuyanlar, yani sıradan halk, (ki kutsal kitaplar da, mitolojiler de birer “peygamberler tarihi”dir) devrimler tarihi okuduğu, biz Marksistlerin, devrimleri ve devrimcileri Tarihten sürdüğümüz ortaya çıkıyordu.
*
Bu durumda, bu teorik katkılar ışığında provakatif olarak formüle edilirse, yeni Komünist Manifesto, tarih sınıflar mücadelesi tarihidir” diyen eski Manifesto’nun aksine,  söze “bütün toplumların ve devrimlerin tarihi Dinler ve Peygamberler Tarihidir” biçimde olmalıydı.
Sınıflar ve sınıf mücadelesi ise, bu tarih içinde dinlerin evrimi açıklamanın araçlarıydı.
Manifesto’nun Tarihi sınıflar ve sınıf mücadelesi ile açıklayışı yanlış değildir, ama belli sınırlar içinde doğrudur.
Eğer fizik bilimiyle bir paralellik kurmak gerekirse, Newton fiziğinin Genel görecelek kuramına göre, özel bir hal olarak doğru olması gibidir.
*
Yine aynı yıl, bir dergi çıkarma çabası için bir çağrı gibi yazdığımız ve sonradan Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu başlığıyla yayınladığımız metinde Komünist Manifesto’ya atıf yaparak tarihin böyle bir açıklamasını yapmıştık.
Ancak o metin, Marksist ya da Aydınlanmacı bir vokabülerle yazılmıştı.
Ne var ki, dünyada pek Marksist kalmadığından yankısız kalmıştı.
Acaba İslami bir vokabülerle yazılacak olan bir başka versiyon İslamcıların dikkatini çekebilir miydi?
En azından denemeye değerdi.
İşte “La İlahe İllallah” biraz da bu gibi bir kaygıyla yazılmıştı.
İslamcıların dikkatini çekmek için de “kelimei tevhit” başa koyulmuştu.
Aslında yazı, Komünist Manifesto’nun bugünkü Marksizmin ulaştığı teorik ve kavramsal düzeyde yeniden yazılmasından başka bir şey değildi.
Ama sadece Komünist Manifesto’nun bir güncellenmesi değildi, aynı zamanda, “Uluslara karşı savaş başlatın, ulusları değil, insanları birleştirin ve eşitleyin” diyerek, “kelimei tevhit’i de, yani İslam’ın çağrısını da güncelleştiriyordu.
*
Komünist Manifesto’nun tarihi pek bilinmez. Onun yazıldığı ve yayınlandığı zaman etkili olduğu sanılır. Durum tam aksinedir.
Adı adeta Marksizm ile özdeşleşmiş olan Komünist Manifesto 1848 devriminin arifesinde yazılmış ve o sıralar basılmış, sonra da unutulmuş bir kitaptı. 1848 Devriminde fiili bir etkisi olmamıştı veya Marks ve Engels’in politik faaliyetleri kadar olabilmişti diyebiliriz. Bu ise çok sınırlı bir etkiydi.
Çok sonra, 1872’de, neredeyse çeyrek yüzyıl, yani bir kuşak sonra, Avrupa ve özellikle de Almanya’da yükselen işçi hareketinin bir sonucu olarak tekrar bir baskısı yapılmıştır. Daha sonra bir çok ülkelerde diğer baskılar birbirini izlemiştir.
Öyme görülüyor ki, bu yeni “Manifesto” da (“Ortadoğu İçin Demokrasi Manifestosu” ve “La İlahe İllalah”) benzer bir kaderi paylaşıyor şimdilik.
*
2013 yılında Öcalan’ın Newroz konuşması ile “barış süreci” denen ateşkes süreci başlayınca, artık tekrar teorik çalışmalara yönelebiliriz, bu arayı böyle değerlendirelim diye düşünmüştük.
Böylece Mayıs ayı boyunca güncel politikaya veya gelişmelere ilişkin yazıların yanı sıra, özellikle Din ve Ulus teorisinin sonucu, dökümü olabilecek; teoriye dikkati çekecek yazılar yayınlamaya çalışıyorduk ve teorik çalışmalara yönelmeyi planlıyorduk.
Bu bağlamda ulaştığımız teorik sonuçları anlaşılır bir şekilde açıklayan ama sarsıcı, dikkati çekici, provake edici yazılar yayınlamaya başlamıştık.
Hemen hepsi hem Marksistlerin hem de İslamcıların dikkatini çekmeye yönelik olarak şu yazıları yayınlamıştık:
27 Mayıs’ta “Din Nedir?”
30 Mayıs’ta La İlahe İllalah
Marks-Engelsin 1848 devriminin arifesinde Komünist Manifesto’yu yazmaları gibi; biz de tam Gezi’nin arife gününde yeni aktüalize edilmiş “Komünist Manifesto”yu, yani “La İlahe İllallah”ı yayınlamıştık.
Ertesi gün, 1 Haziren, ise Gezi olayları patlayacaktı.
Ve Gezi olayları patladığı saatlerde “ ‘Gezi Parkı’ Direniş Notları ve Dersleri” başlıklı yazımıza şu satırlarla başlıyorduk:
Aslında biraz uzunca bir demokratik birikim ve hazırlık yapılmış olsa bir demokratik devrime bile yol açabilecek saatlerde yaşıyoruz.
Ama Demokratik bir Devrim olmayacak, olamaz. Çünkü bu birikimi ve hazırlığı yok.  Örgütsel değil, fikri hazırlığı yok her şeyden önce. Michelet Fransız İhtilalı Tarihini anlatırken, devrimin aslında çok önceden nasıl kafalarda olgunlaşıp gerçekleştiğini çok güzel anlatır.
Devrimler önce insanların kafasında olur, sonra gerçekleşirler. Türkiye’de insanlar henüz demokrat değil. Bu nedenle olmayacak.
Ama olaylar demokratik bir devrimin olabilirliğinin bir göstergesi ve belki bir habercisi.
Ve bizi birden bire teorik hazırlık çabalarından canlı bir devrime çeken bu gelişmeler karşısında çaresizliğimizi yazının son satırlarında şöyle ifade ediyorduk:
Ancak Türkiye’deki insanlar henüz demokrat değil. Elbette hepsi özünde bilinçsizce demokratik özlemlere sahiptirler, ama bunu sistematik ve genel bir programa dönüştüremedikleri, bu anlayış insanların anlayışlarının, düşüncelerinin derinliğine iyice nüfuz etmediği için ne farklı güçler birleşebilmekte; ne de belli konjonktürlerde bir araya geldiğinde devrimci ve demokratik dönüşümlere yol açmadan yok olup gitme eğiliminde olmaktadır.
Bu sefer de muhtemelen böyle olacak gibi görünüyor.
Böyle olmaması için ise, bir bilgisayar, bir internet bağlantısı ve yazılarımızı yayınladığımız birkaç grup ve Bloktan başka bir araç yok elimizde.”
O zamlan yükselen bir devrimci dalga, teorik ve temel konulardan tekrar canlı politik mücadeleye çekmişti bizi.
Ondan sonra devrimci dalga, genel bir düşüş eğilimi içinde zaman zaman yükselişler gösterdi: Kobani, 7 Haziran, 16 Nisan. Ancak genel bir gerileme eğilimi başat olarak kalmaya devam ediyor.
Gericilik ve karşı devrim dönemlerinde insanlar genelleme yeteneklerini yitirirler, teoriye ilgi azalır.
Bu nedenle bu çabalarımız göle maya çalmaya çalışmak gibi.
Ama her saman sürünün içinde birkaç kara koyun bulunur.
Yine de küçük de olsa tersi eğilimler, “akıntıya karşı” duruşlar görülüyor.
Özellikle #HAYIR Meclislerinde yer alanlar ve Gezi’ye katılmış olanlar şimdi arada yaşanan deneylerin derslerini çıkarma ve tartışma eğilimleri gösteriyorlar.
Amacımız onların bu eğilimlerini desteklemek ve onlara en gelişmiş teorinin en gelişmiş kavramsal araçlarını ve bunun kimi ürünlerini sunmak.
Belki birilerinin dikkatini çeker, bir yerlerde birileri bu sorunlara kafa yormaya başlar.

*
Birkaç gündür Gezi’nin yıldönümü yaklaşırken, bir yandan Gezi süresince yazdığımız yazılardan seçmelerin bir derlemesi olan “Gezi Direnişi Yazıları (1 Haziran 29 Temmuz)” kitabını (İndirmek için tıklayınız) tekrar indirilebilmesi için internete koyduk; diğer yandan da o zaman Mayıs ayı boşunca yayınladığımız yazılardan birkaçını tekrar yayınladık.
Bugün de dört yıl önce Gezi’nin arife günü yayınladığımız Manifesto’yu (La İlahe İllalah) tekrar yayınlıyoruz.
Amacımız, olayların mihenk taşına vurulmuş ve geçerliliklerini koruyan bu görüşlerin daha dikkatli olarak okunup tartışılmasına yol açmak.
Bu muhtemelen olmayacak. Çünkü bir karşı devrimci dalganın yükselişini yaşıyoruz.
30 Mayıs 2017 Salı

La İlahe İllallah

“Allah’tan başka tanrı yoktur! ”
Her kabilenin (komünün) genellikle kendisinin soyundan geldiğine inandığı “put”unun (toteminin) olduğu bir toplum yapısı, Sasani ve Bizans imparatorluklarının çürümesi nedeniyle tıkanmış Orta Yol’dan Güney Yolu’na kaymış dünya ticaret yolları üzerindeki Mekke ve Medine şehirlerinde her yerde olduğundan daha fazla var olan iktisadi ilişkilerle çelişki içindeydi. Bir yanda o zamanın ölçüleriyle dünya ticareti (“katar katar kervanlar” (Kuran)), diğer yanda kendi kabilesinden ötesini görmeyen, her birinin ayrı hukuku olan, her kabilenin birbirine düşman ve kan davalı olduğu bir toplumsal yapı.
Allah’tan başka tanrı olmadığını söylemek, bu toplumun, artık onun yaşama ve gelişmesi önünde katlanılmaz bir engel haline gelen kandaşlığa, yani totemlere, putlara dayanan üstyapısını parçalamak; onun yerine tüm insanların aynı tanrının yarattığı Adem ve Havva’dan geldiğini, dolayısıyla eşit ve kardeş olduğunu söylemek; hepsini aynı hukuka bağlamak, aynı toplum tanımı içinde birleştirmek anlamına geliyordu.
Kâbe’deki putların parçalanması veya yakılması; her kabilenin kendisinin soyundan geldiğini kabul ettiği totemlerin yıkılmasının o günkü somut anlamı, kandaşlık ilişkilerinin, aşiret yapısının yıkılması; totem ya da kan kardeşliği yerine; tüm insanların kardeşliğine inananların kardeşliğinin geçirilmesiydi. (Yapılanın bu günün dünyasındaki karşılığı, insanlığın ayaklanıp bütün ulusal devletleri ve onların Kâbe’si olan Birleşmiş Milletleri ve oradaki bayrakları yakması ve yıkması olabilir. Ve bugünün dünyasında bu çok daha gerekli ve mümkün.)
Totem (Putlar), soyu ve kandaşlığı belirleyerek on binlerce yıl boyunca, hem toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturmuş, hem de yine bu kardeşler arasındaki cinsel yasakların yol açtığı bilinç-bilinç altı zemberekleriyle süblimasyonun; dolayısıyla insanın hayvanlıktan çıkışının, parçanın bütüne tabi olduğu bir kompleks birlikteliğin; yani toplum denen var oluş tarzının yolunu açmıştı.
Bu totemler önce neolitik devrimin sonra da uygarlıkla ortaya çıkan toplumsal ilişkiler için bir engel haline gelmişler, bu engel, önce Hazreti Nuh gibi peygamberlerin o totemleri (toplumları) bir panteonda (Kâbe) bir araya getirmesiyle çözülmüştü. Nuh’un gemisi bir Sümer Zigurratı, içine aldığı hayvan ve bitkiler, toplumların sembolleri olan totemler; Tufan ise yıkılan eski düzeni temsil ediyordu.
Hazreti Nuh, Panteon’u keşfederek bir çözüm bulmuştu ve klasik uygarlıklar boyunca, bu çözüm belli bir işlev görmesine rağmen, bu çözüm kabile yapılarını parçalamayıp, onları yeni duruma uyarlamaktan öte bir anlam taşımıyordu. Klasik uygarlıkların kastlaşma eğilimini tamamen engellemekten uzaktı. Hatta Hindistan’da görüleceği gibi, tanrıların çokluğu bizzat kastlaşma için çok uygun bir temel de oluşturuyordu. Çin ise, buna bir piktogram yazısıyla çözüm bulmuştu. Bu nedenle Çin’de ve Hindistan’da Ortadoğu’da görülen tek tanrılı dinlerin peygamberleri çıkmadı.
Dünya ticaretinin ve bu ticaret yollarının emniyetini sağlayacak büyük imparatorlukların gelişmesi ile birlikte kabile yapısını parçalayacak yeni duruma uygun bir birliği sağlayacak arayışlar (Zerdüştlük, Manicilik, hatta Hıristiyanlık) sürdü ama bunların sınırları genellikle belli bir uygarlık alanının ötesine geçemedi. Zerdüştlük Çin, Hindistan ve Ortadoğu uygarlıkları arasındaki alanın (İran) birliğini; Mısır ve Mezopotamya medeniyetleri arasındaki ticaret yolarında doğmuş tek tanrıcılık (İbrahim, Musa) ile Akdeniz Ticaret yollarında gelişmiş kavramsal düşünceden (Klasik Yunan Filozofları) el alan Hıristiyanlık ise Ortadoğu ve Akdeniz alanının birliğini sağlayabildi ve bu sınırların dışına çıkamadı.
Arabistan’da yaşayan göçebe kabileler, çok önceleri Saba Melikesi’nin ülkesi olan Yemen ile yapılan tütsülerde kullanılan maddeye yönelik ticaret nedeniyle uygarlıklarla belli bir tanışıklık yaşamıştı. Bu yolların ve ticaretin tarihi, Ahdi Atik’teki İbrahim’in köle Karısı Hacer'le ilgili bölümlerde veya Hazreti Süleyman mesellerinde zaten hafızaya kazınmıştı. Daha sonra bu ticaret önemini yitirmiş, eski kabile yapısı aynen sürmüştü.
Ama bölge tekrar dünya ticaretinin merkezine kayınca, eski gelenekler canlandı (Muhammet’in dedesi Abdulmuttalip’in Zemzem kuyusunu ve zırhları bulması; Peygamber habercisi Haniflerin ortaya çıkması vs. gibi bir sürü “zamane alametleri”) ve kabile toplumundan uygarlığa geçişin katalizatörü (mayası) oldu.
İbrahim’in kendini bir kavim ve birkaç kabileyle sınırlayan, kızan ve öfkelenen, İbrahim’le pazarlık yapan tanrısı; daha sonra Hıristiyanlıkta bir kavimin tanrısı olmaktan çıkmış; öfkelenmeyi bırakıp gereğinde insanları kurtarmak için İsa’nın donunda kendini çarmıha gerdiren ezilenlerin merhametli tanrısına dönüşmüş; arz, talep, fiyat yasası Baba, Oğul, Ruh-ül-Kudüs olmuştu. İşte bu gelenek ve birikim üzerinde yine İbrahim’in (ilk ticari canlanışın) tohumunu attığı yerde (Mekke ve Kabe) tek tanrı evrimini tamamlayarak tamamen soyut ve her şeye kadir doğa ve toplum yasalarına dönüşerek Mekke’de dünya ticaretinin ve yollarının birliğini sağlayacak tüm uygarlıkları bir tek Dünya uygarlığında birleştirebilecek Allah olabilmişti. Bu nedenle İbrahim’de bir Müslim’di ve İslam, İbrahim’in otantik Müslümanlığının uygarlığın yozlaşmalarından arındırılmış biçimde yeniden çıkışı, bir öze dönüş olarak ortaya çıkabiliyor veya çıktığını iddia edebiliyordu.
Ama bütün bu biçimler bir yana bırakılıp olayın özü düşünüldüğünde, olan biten Marks’ın formüle ettiği yasanın bir gerçekleşmesinden başka bir şey değildi. O güne keder toplumun içinde geliştiği eski ilişkiler üretici güçlerin gelişmesinin o günkü düzeyi ile çelişki içine girmişti; kabileler ve totemler içine girilen ilişkilerin önünde katlanılmaz bir engel haline gelmişti. Marks’ın deyimiyle, “Üretici Güçler” o güne kadar içinde geliştikleri Üretim İlişkileriyle” çelişkiye girmiş ve toplum bir devrim dönemine girmişti. Eski üstyapının (Dinin) yıkılıp yeni bir Üstyapının kurulması gerekiyordu. Aşiretlerin hukuku ve kardeşliğinin ve putlarının yerini, aynı kabulde birleşenlerin hukuku ve birliği; yani “din kardeşliği; soyut, her şeylere kadir Tanrı alıyordu.
Bu devrimin bayrağında, “La İlahe İllallah” yazıyordu. Yani, aynı totemden gelenler değil, tüm insanların kardeş olduğuna inananlar kardeştir.
Tüm insanların kardeş olduğuna inanmayıp da aynı totemden gelenlerin kardeş olduğuna inananlar, yani İslam’ın deyişiyle puta tapanlar ise, kardeş değil “kafir”dir. Onlarla aynı ananın biyolojik çocukları olmak kardeş olmak anlamına gelmiyordu. Biyolojik oğullar babalarına; biyolojik kardeşler din kardeşleriyle birlikte biyolojik kardeşlerine karşı savaşıyorlardı. Gerçek bir devrimdi yaşanan. Eski düzeni savunan kardeşlere yeni kardeşlerle  “Cihat”, yani kutsal savaş, yani devrimci mücadele gerekir.
Bu nedenle Hazreti Muhammet gelmiş geçmiş en büyük devrimcidir. Daha sonra ve gelecekteki bütün devrimlerin karşılaşacağı bütün sorunlarla karşılaşmıştır. Hem bir teorisyen hem bir pratisyendir. Adım adım giderek radikalleşmiştir. Önceleri reformlar yoluyla çıkış aramıştır. (Hacer-ül Esvet’i kimin taşıyacağı için birbiriyle kavga eden aşiretleri birleştirmek için önce onu bir bezin üzerine koydurup ortaklaşa taşıtmayı denemiştir.) Yani aşiretleri bir araya getirmeyi, var olan düzeni reforme etmeyi denemiştir. Bütün bunların bir çözüm olmadığını gördükten sonra, derin düşünmeler ve iç bunalımlardan geçtikten sonra (Hira dağına gidip tefekküre dalmalar) oldukça geç bir yaşta, (günümüzün gençliğinde devrimci yaşlanınca reformist ya da muhafazakar olanlarının tersine) gençliğinde reformist yaşlandığında giderek daha devrimci olmuştur.
Marksistler henüz Muhammet gibi devrimci olamadılar. Onlar henüz hala, reformlarla işleri düzeltmeye çalışan cahiliye döneminin genç Muhammet’i gibi, ulusların kardeşliğinden (Enternasyonalizm) dem vuruyorlar. Onlar uluslara karşı bir savaşın bayrağını yükseltip, uluslara karşı cihatın bayrağını açamadılar. Bunun için epey yol kat ettiler. Hazreti Muhammet gibi, epey düşünüp taşındılar, epey iç bunalımlardan geçtiler ve geçiyorlar. Ama hala bundan çok uzaklar. Hâlbuki artık ulusların kardeşliği uğruna karşı mücadeleyi bırakıp, uluslara karşı mücadele bayrağı açmanın; yaşlı Muhammet’in yaptığını yapmanın zamanı çoktan geldi ve geçiyor.
Hıristiyanlaktan da benzer bir örnek verilebilir. Hıristiyanlık başlangıçta Yahudilik içinde, egemen din adamları oligarşisine karşı oluşmuş bir tarikat, bir partiydi. Eğer böyle kalsaydı, Yahudilik içindeki onlarca tarikattan, partiden biri olarak kalırdı. O gelenek büyük devrimciler çıkaramadı. En ileri noktaya gideni Sabetay Sevi gibiler Yahudiler içinde bir tarikat olmaktan öte gidemediler. İsa’nın küçük tarikatı ise, Antakyalı Paulus (Saulus) aracılığıyla, Yahudilikle de kopuştuğunda ve var olan bütün dinlerle bölündüğünde, yani bir tarikat (bir dinin içinde sınıf mücadelesi veren bir parti) olmaktan çıkıp bir din olduğunda bir devrim başarabilmiştir. Yani Marksistler için Paulus’un yaptığını yapmanın, Ulusçuluk dini içinde bir tarikat (Ulus içinde sınıf mücadelesi veren partiler) olmaktan çıkıp, bir yeni din olmanın (Uluslara karşı bir savaş başlatmanın) zamanı geldi de geçiyor.
Ama bunun için öncelikle bugün dünyadaki bütün Marksistlerle bölünmek gerekiyor. Tıpkı Hırıstiyanlığı Yahudilik içinde bir tarikat olarak korumak isteyen Hıristiyanlara karşı Paulus’un verdiği mücadele gibi bir mücadele vermek gerekiyor. Ancak o zaman Marksizm Ulus dini içinde bir parti olmaktan çıkıp İslam gibi, Hıristiyanlık gibi yeni bir din olarak ortaya çıkabilir.
Paulus zamanında dünyanın en büyük şehirleri Roma, İskenderiye, Antakya, Efes idiler. Paulus mektuplarını, yani ideolojik mücadele yazılarını, oralardaki küçük cemaatlere yazıyor ve yolluyor bunlar oralarda tartışılıyordu. Bugün bulunduğumuz yerin sefaletini görmek için bir paralellik kurmak gerekirse, bu günün dünyasında New York, Sao Paulo, İstanbul, Londra, Bombay, Pekin gibi şehirlerde aynı konuyu tartışan küçük grupları bulunan hiçbir siyasi ya da ideolojik eğilim veya akım bulunmaması göz önüne getirilebilir.
*
Hazreti Muhammet döneminin totemleri ve putları ne ise bu günün dünyasının ulusal bayrakları, devletleri ve sınırları da aynı şeydir.
Ve üstüne üstlük, Muhammet döneminin puta taparları, bir insan kardeşliğinden bir dar grubun kardeşliğine dönmemişlerdi, onlar hep “cahiliye”de yaşamışlardı. Bugünkü uluslar ise Aydınlanma’nın kozmopolitizminden ve evrenselciliğinden, önce yerle tanımlanan ulusçuluğa sonra dille, dinle, ırkla, tarihle, kültürle tanımlanan ulusçuluğa doğru iki büyük karşı devrimci adımla dönmüşlerdir. Ayrıca bu günün putları (yani ulusal bayrakları) ve puta taparları (yani ulusçuları) İslam ve Hıristiyanlık gibi, insanların kardeşliğini önermiş büyük uygarlık dinlerden sonra gelip, tüm insanların kardeşliği yerine, aynı dil, din, etni vs. ile tanımlanan bir ulusdaşlığı geçirmişlerdir. Yani em modern toplumun dinine göre iki karşı devrim hem de eski dinlere göre bir karşı devrimin damgasını taşırlar.
Bu günün dünyasında, ulusal bayraklar ve uluslar, Muhammet döneminin putlarından ve puta taparlarından bile insanlık için daha karşı devrimciye büyük bir engeldir. Tıpkı Muhammet’in o putlara karşı yürüttüğü devrim gibi bir devrim gerekmektedir. Tıpkı Muhammet’in o putları yakıp yıktığı gibi, bu günün bütün ulusal bayraklarını, devletlerini, sınırlarını yıkacak bir devrim gerekmektedir.
Bu gün kendine Türk’üm Müslüman’ım, Hıristiyan’ım, Avrupalıyım, Arap’ım vs. diyenlerin hepsi, aslında birer ulusçudurlar ve bu günün dünyasının kâfirledirler, aslında hepsinin puta taparlardan farkları yoktur.
Bu günün dünyasında Müslüman olmak, tüm ulusal bayraklara, sınırlara, devletlere karşı her dinden, her dilden, her kültürden, her “ulustan” insanların eşitliğini ve kardeşliğini ve buna uygun dünya çapında bir üstyapıyı savunmaktır. Bu günün dünyasının Müslüman veya Hıristiyanları ise aslında birer puta tapardan başka bir şey değildirler. Bunlara karşı “kutsal bir savaş” gerekmektedir.
Bu kutsal savaşın nasıl bir yol izlemesi gerektiğini yine bizlere Muhammet göstermektedir. O tek tek kabilelerin içinde, kabilelerin kardeşliğini isteyenleri iktidara getirmek gibi bir ham hayalin peşinden koşmadı. Yani çeşitli putların bir araya gelmesi ve aralarında bir uzlaşma yapması için uğraşmadı. Eğer benzetmek gerekirse, sosyalistlerin enternasyonal tasavvurları böyle bir anlayışa dayanır: Her kabilenin içindeki kabilelerin kardeşliğine inananların iktidara gelmesi. Enternasyonalizm bunun ulusal versiyonudur.
Muhammet çok daha devrimci bir yol ve strateji geliştirdi. Kan kardeşliğine karşı din kardeşliği. Böylece çok farklı kabilelerden tüm insanların kardeşliğine inananları bir tek bayrak altında birleştirerek, kan kardeşliğine karşı, yani putlara karşı savaş açmak.
Bu gün insanlığın ihtiyacı olan tam da budur. Ulusların kardeşliği yerine tüm insanlığın kardeşliği. Ulusal devletlere, ulusal sınırlara, ulusal bayraklara, ulusçulara, yani bu günün kâfirlerine, puta taparlarına ve putlarına karşı kutsal savaş. Ulusçulara ve uluslara karşı kutsal savaş.
Ve bu devrim de tıpkı Muhammet’in devrimi gibi, bayrağına tüm insanların kardeşliğine inananların kardeşliğini yazacaktır. O günün diliyle bu parola: “La İlahe İllallah!..” idi.
Yani, ne ulusal ne de dinsel ayrılıkları, sınırları, devletleri bayrakları tanımıyoruz. Tüm insanların kardeş olduğuna inananların kardeşliğine inanıyoruz. İnsanların kardeşliğine inanmayanlar biyolojik olarak insan olsalar bile insandan sayılmazlar. Bugün dünyaya bunlar, bu insan olmayan insanlar egemendir. Bu egemenliği yıkmak için mücadele ediyoruz. Buna göre bir toplumsal üstyapı için mücadele ediyoruz.
Ama bunun için de önce İnsan olmayan insanların kendi nefislerine karşı mücadeleye girişip İnsan olan insanlara dönüşmesi gerekiyor.
İnsanlar İnsan olmadan, insanlığın varlığını sürdürmek için hiçbir şansı bulunmamaktadır.
Birinci versiyon: 21 Aralık 2004 Salı
İkinci versiyon: 30 Mayıs 2013 Perşembe

Demir Küçükaydın

Hiç yorum yok:

Kendini Tanıtmak - Kısa Hayat Hikayem

(Bu yazı Seemit'teki Blog için yazılmıştı: https://steemit.com/tr/@demiraltona/kendini-tanitmak-kisa-hayat-hikayem) Burada bir blog...