26 Eylül 2015 Cumartesi

Milliyetçiliğin Milliyetçi ve Sosyolojik Tanımları

Sınıf mücadelesinde en büyük ve başarılı hile, kendi normatif tanımınızın sanki sosyolojik bir tanımmış gibi kabul edilmesidir. Bu durumda size karşı çıkanlar bile sizin tanımınızı kabul ederek size karşı çıktıklarından aslında size hizmet ederler.
Ne demek istiyoruz?
Bunu biraz açalım çünkü bunu anlamadan hiçbir şeyi anlamak mümkün değildir.
Örneğin, bugün her yerde din bir “inanç” olarak tanımlanır. Herkes bunu kabullenmiştir. Kimse artık bu kabul ve tanımın yanlışlığından şüphe etmeyi aklına bile getirmez. Kimse “İnanç nedir? Bu kullanımda inanç nasıl tanımlanmaktadır. Sosyolojik olarak inanç diye bir kategori var mıdır?” gibi sorular sormaz.
İşte klasik kavramlarla ifade edilirse “ideolojik egemenlik” ya da sosyolojik kavramlarla bir dinin yerleşmesi tamı tamına budur.

25 Eylül 2015 Cuma

Toplum’un Ortaya Çıkışı ve Kurban’ın Sosyolojisi

Bugün Kurban Bayramı.
Kurban ve Bayram! Kurban ölümdür, bayram yaşam ve sevinci.
Böylesine birbirine zıt kavramlar nasıl olup da bir araya gelebilmektedir?
Kurban yeryüzündeki birbirinden en farklı toplumlarda bile görülen en evrensel olgulardan biridir. Bu bile Toplumsal varoluş ile Kurban arasında bir ilişki olduğunu sezdirir. Toplum’un olduğu her yerde Kurban, Kurban’ın olduğu her yerde toplum vardır.
Bu kurban bayramı vesilesiyle Kurban ve Bayram’ın bu diyalektiğini ele alıp incelemeyi deneyelim.

22 Eylül 2015 Salı

“Milliyetçilik Yabancı Bir İdeolojidir” O halde “Milli ve Yerli Vekiller” Nasıl Olmalı?

Kendilerini milliyetçi olarak tanımlayan ırkçılar, başkalarını yabancı veya dış güçlerin ajanı olmakla suçlarlar. Örneğin en son Erdoğan, “1 Kasım'da 550 tane yerli ve milli milletvekili istiyorum” dedi.
Ancak bu suçlamayı yapanların kendilerini tanımladığı milliyetçilik denen şey; yani milli ve yerli olma iddiasının kendisi bizzat bir yabancı icadıdır; “yabancı bir ideoloji”dir. Fransa’dan, Almanya’dan gelmiştir. Eskilerin deyişiyle Frenk imalatıdır.
Bu durumda kendilerini milliyetçi olarak tanımlayanların, başkalarını “milli” ve “yerli” olmamakla suçlamaları; sürekli kıçı görünen keçinin, zıplarken kuyruğu kalkan koyuna “kıçı göründü” diye sataşmasına benzer.
Ya da başka bir deyişle: “Dinime küfreden bari Müslüman olsa.”
Erdoğan’ın ifadesinin gerçek karşılığı şudur: milliyetçileri seçmeyin.
Çünkü milliyetçiliğin kendisi “milli” ve “yerli” değildir.

21 Eylül 2015 Pazartesi

Erdoğan Neden Gitmelidir? Nasıl Gider?

Bir süredir, bu günün Türkiye ve Ortadoğu’sunda en acil ve aşılması gereken sorunun Erdoğan’ın bulunduğu mevkii terk etmesi; onun oradan uzaklaştırılması gerektiğine; bunun tüm diğer kör düğüm olmuş sorunların çözümü için yakalanması gereken ana halka olduğuna dair yazılar yazıyor ve buna ilişkin somut öneriler yapıyoruz.
En somut önerimiz de şöyle özetlenebilir:
Tamamen yurttaşların seyahat ve fikrini ifade ve istediği gibi giyinme özgürlüğü bağlamında en temel haklarına dayanarak; hukuken politik olmayan ama sosyolojik olarak politik bir hareket öneriyoruz.
Yapılacak şey basittir diyoruz.
Başka hiç bir pankart, bayrak, şilt, yazılı slogan vs. olmadan; hiçbir slogan atmadan, müzik çalmadan, bağırmadan, sessizce, sadece göğsümüze gerekirse sırtımıza #Erdoğanİstifa yazarak durmak, yürümek, oturmak veya uzanmak.

17 Eylül 2015 Perşembe

Erdoğan Nasıl Durdurulabilir? Yurttaşlarca, Sessizce, Sabırla, Israrla ve Kâğıttan Turna Kuşlarıyla

Erdoğan’ı ancak yurttaşların sessizliği, sabrı, ısrarı, bir tek noktaya yoğunlaşması, kitleselliği ve kâğıttan yapılan turna kuşları durdurabilir.
Niçin, nasıl, nerede?
Erdoğan’ı durdurmanın seçim olduğunu ve sandıklarda onun cezalandırılacağını söylemek, çok tehlikeli bir biçimde Erdoğan’a zaman kazandırmaktadır.
Bunu söyleyenlerin anlamadığı, Erdoğan’ın geri dönüşünün olmadığı; daima ileri gitmek zorunda olduğudur. Yani Erdoğan, fiilen darbe yaparak yası dışı bir şekilde el koyduğu ve bunu açıkça söylediği bugünkü yetki ve konumundan geri adım atmayacak; aksine bunu daha ileri götürecektir. Buna mecburdur. Aksi takdirde mahkemelerde hesap vermesi, vermemek için de kaçması kaçınılmazdır.
Bu durumdaki bir kişi kaybedeceğini bildiği bir seçim yapmaz; kaybedeceğini görürse bir yolunu bulup seçimi erteler ve fiili duruma devam eder. Bütün bunları yapamayıp da yine de seçim yapılır

16 Eylül 2015 Çarşamba

Türkiye’de Niçin Demokratik Bir Hareket veya Parti Yoktur?

Aslında sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada da demokratik bir hareketin ve partinin olmadığı bir dönemde yaşıyoruz?
Diyebiliriz ki, yüz yıldır, ondokuzuncu yüzyıla ve yirminci yüzyılın başlarına göre, bugün demokrasi mücadelesinde çok daha geri bir yerde bulunuyoruz.
Bunun nedenlerini bu yazıda biraz araştıralım. Çünkü bir demokratik hareketin ortaya çıkarılabilmesi aynı zamanda bu nedenlerin anlaşılabilmesine de bağlıdır.
Ama önce demokrasi veya demokratik ne demektir on net olarak tanımlayalım ve açıklayalım.
Demokrasi( …) biçimsel eşitlik demektir” (Lenin)[1] Demokratik demek “biçimsel olarak eşit” demektir; demokrat demek, “biçimsel eşitliği savunan” demektir.
Ne demektir “biçimsel eşitlik”?

14 Eylül 2015 Pazartesi

Olacağı Bilinen Bir Cinayetin Kroniği

Fantastik-Gerçekçi Kolombiyalı yazar Gabriel García Márquez’in Türkçeye “Kırmızı Pazartesi” adıyla çevrilmiş bir romanı vardır. Romanın orijinal adı “Cronica de Una Muerte Anunciada”dır;  “Olacağı Bilinen Bir Cinayetin Kroniği” ya da “İlan edilmiş (Açıklanmış) Bir Cinayetin Kroniği” diye çevrilebilir belki[1].
Roman, köydeki herkesin olacağını bildiği ve kimse tarafından olması istenmediği halde, nasıl olup da bir cinayetin engellenemediğini anlatır. Roman, birilerinin ölümü engellemek için bir şeyler yapacağını beklemenin nasıl bir kadere dönüştüğünün hikâyesidir.
Klasik trajedide, kahramanın kaderini engellemek için çabaları kaderin gerçekleşmesinin aracı olur. Bu Romandaki hikâyede ise, birilerinin bir şeyler yapacağını bekleyerek çaba göstermemesinin kendisi kaderin gerçekleşmesinin aracı olur.

11 Eylül 2015 Cuma

HDP’yi Niçin Savunmalıyız? Nasıl Savunabiliriz?

HDP’yi niçin savunmalıyız?
Çünkü Erdoğan yaptığı fiili darbeyi oturtmak ve Türk-İslam faşisti kişi diktatörlüğünü kurmak için, önündeki en büyük engel olarak, HDP’yi görmekte; onu aynı zamanda toplumdaki en zayıf ve tecrit edilebilir halka olarak gördüğü için de, bu halkayı parçalayarak, diktasının önündeki en büyük engeli kaldırmayı hedeflemektedir.
Erdoğan kendi açısından doğru ve akıllıca bir hedef tanımı yapmış bulunmaktadır.
Gerçekten de, HDP’yi tecrit edip ezebildiği takdirde, önünde ona doğru dürüst direnebilecek hiçbir güç kalmayacaktır. Çünkü bu yenilginin ortaya çıkaracağı moral bozukluğu ve derin bölünme, CHP’nin (hatta MHP’nin de) direnişini güçleştirecek; buna karşılık Erdoğan zaferinin kendisine bahşedeceği ve zafer arabasına bağlayacağı yeni güçlerle, yeni saldırılara girişmek için de daha büyük bir güç ve cesaret bulacaktır.

10 Eylül 2015 Perşembe

#Erdoğanİstifa #Erdoğanİstifa #Erdoğanİstifa #Erdoğanİstifa

Erdoğan’ın şimdiki bütün stratejisi, kendisinin yolsuzluklarına, darbesine, keyfiliğine, yasaları ayaklar altına almasına; kendi geleceği için milyonlarca insanın geleceğini karartmasına yönelik olarak, giderek büyüyen tepkiyi, HDP’ye kanalize etmeye yöneliktir.
Binlerce yıllık tecrübeden süzülmüş Çin savaş sanatı kitapları buna: “merdiveni alıp götürmek için bakışları dama çevirtmek” derler.
Erdoğan’ın elinde, neredeyse basının tamamı olmasına rağmen; devletin mali ve istihbari kaynakları, örtülü ödenekleri MİT’i, polisi, ordusu olmasına rağmen; örtülü ödenekten paralarla örgütlediği MİT destekli serseri çeteleri olmasına rağmen, şu ana kadar yine de amacına ulaşamamıştır.
Halkın hala ifade gücü bulabilen sağduyusu, bunu engellemiştir.

9 Eylül 2015 Çarşamba

Neler Yapmalı?

Neler yapmalı?” derken “bizler neler yapmalıyız?” diye soruyoruz.
Bizler” derken, “açık açık, çırılçıplak; polisin, hâkimlerin, savcıların keyfiliği; onlar yetmezse çetelerin tehdidi ve saldırıları altında; bütün antidemokratik ve özgürlük düşmanı karakterlerine rağmen, kanunlar çerçevesinde demokrasi ve hak mücadelesi veren insanlar neler yapmalıyız?” diye soruyoruz.
Bu konuda en acil olarak yapılması gerekenleri bu yazıda ele alalım.
*
Bunun için önce karşımızdaki güçlere, konumlanışlarına, mücadele ve örgüt biçimlerine bakalım.
Erdoğan bir darbeyle fiilen devlet cihazını ele geçirmiş bulunuyor.
Daha önce yaptığı yasal değişiklikler ve atamalarla zaten bağımsızlığını koruyacak hiçbir dayanağı kalmamış yargıyı ele geçirmişti.
Tek zayıf noktası seçimler sonunda azınlığa düştüğü yasama idi.

7 Eylül 2015 Pazartesi

Bir Kırılma Noktasında Durum Yargılaması

Dün gece itibariyle, Suruç Katliamı sonrasında başlayan çatışmalı süreçte bir nitelik değişimi ortaya çıkmış bulunuyor. Bu bir kırılma noktasıdır.
Çok önemli iki değişim şu:
1)      HPG de savaşa girdi
2)      Erdoğan kendisi çeteler oluşturmaya başladı
*
Şimdi bunları biraz inceleyelim.
PKK yöneticileri ve özellikle de Karayılan, konuşmalarında HPG’nin henüz savaşmadığını; savaşa girdiği takdirde çok ciddi zararlar verebilecek savaş tecrübesi ve araçlarına sahip olduğunu söylüyordu.
Gerçekten de, Irak ve Suriye’de, ama özellikle de Kobani’de muazzam bir savaş tecrübesi ve başarısı elde etmişlerdi. Savaşanların ve Kobani zaferini kazananların, YPG üniformalı HPG olduğu ise herkesin bildiği bir sırdı.
Ayrıca Irak’taki Kürtlere ve YPG’ye verilen modern silahların bir kısmının PKK’nın dolayısıyla HPG’nin eline geçmediği düşünülemezdi.
*
Yine bununla bağlantılı olarak, henüz savaşı sınırlı tutmalarının bir ifadesi olarak, PKK ve KCK yöneticileri, misillemeleri karakolunda ya da kışlasında duran askerlere yapmamak gerektiğini söylüyorlar; esas olarak özel timin, polislerin saldırıları karşısında öz savunma ve misilleme ile yetinildiğini ifade ediyorlardı.
Haberler de incelendiğinde istisnai, kontrol dışı veya yanlışlıkla yapılanlar dışında (ki bunlar için özür de dilendi) esas olarak bu ifadelerin gerçeği yansıttığı görülüyordu.
Zaten Türk ordusunda bulunmuş, doktora yapmış uzmanlar da durumun böyle olduğunu teyit ediyor; HPG’nin esas güçlerini ve etkili silahlarını devreye sokmadığını; buna karşılık Türk Ordusu’nun da belli güçleri ve silahları devreye sokmadığını söylüyordu.

4 Eylül 2015 Cuma

Uluslara Karşı Savaşmayanın Gözyaşları Timsah Gözyaşlarıdır

Küçük Aylan’ın kıyıya vurmuş cenazesinin resmi, her durumda olduğu gibi gerçek güçlerin mücadelesinin bir aracı olmuş bulunuyor.
Öte yandan Türkiye’de sorun sadece Suriyeli mülteciler sorunuymuş gibi tartışılıyor. Her Allah’ın günü Afrika Avrupa arasındaki sularda benzerlerinin çok daha büyük ölçülerde yaşandığı görmezden geliniyor.
Sorun şudur: dünya ticareti ve ekonomisi öylesine bir tek dünya olmuştur ki, yüzlerce ulus ve ulusal devlet insanlığı boğmaktadır. Kapitalizm ya da sosyalizm değildir öncelikli sorun. Öncelikle siyasidir. Bir tek Dünya Cumhuriyetidir. Zaten bir tek dünya cumhuriyeti olduğu an onu kapitalist olarak sürdürmek de mümkün olmaz ve olamayacaktır ama stratejik hedef ve acil olarak yıkılması gereken kapitalizm değil, uluslar ve ulusal devletlerdir.  Bugünün dünyasında ana sorun uluslara karşı mücadeledir. Dikkat edin ulusçuluğa bile demiyoruz, uluslara karşı.
Klasik Marksist kavramlarla ifade edersek, üretici güçlerin gelişe düzeyi, tek dünya cumhuriyetini gerekli kılmaktadır. Bu altyapıya uygun bir üstyapı kurulamazsa, tıpkı, dar bir havsalanın çocuğun doğmasını engellemesi ve ananın da çocuğun da ölmesi gibi bir sonuç ortaya çıkar.

1 Eylül 2015 Salı

Duran Kalkan’ın HDP Eleştirileri Üzerine

Dün birçok yerde Duran Kalkan’ın Adil Bayram mahlasıyla yazdığı, “Özeleştiri başarının anahtarıdır” başlıklı yazı yayınlandı ve  özellikle HDP’ye yönelik eleştirileri içeren kısımlar birçok yerde iktibas edildi.
Hamama giren terler” derler;  eleştiren de aynı şekilde eleştirilmeyi göze almış demektir. Biz Duran Kalkan’ın bu metninden yola çıkarak hem Duran Kalkan’ın bu somut eleştirisinin bir eleştirisini yapmak; hem de bu bağlamda HDP ve PKK hakkındaki eleştirilerimizi kısaca da olsa ifade etmek istiyoruz.
Ama önce eleştiri ve özeleştiri üzerine birkaç söz.
Sanılanın aksine eleştiri yapmak son derece zor bir iştir. Şurada yanlış yapılıyor demek, zikredilenler somut olgular bile olsa, kendi başına doğru bir eleştiri yapıldığı anlamına gelmez.

Evet, “Tek Millet, Tek Devlet, Tek Bayrak, Tek Ülke”yi Demokratlar ve Sosyalistler Savunmalı

“ Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek ülke ” sloganı aslında sosyalistlerin ve gerçek demokratların savunması gereken bir slogandır. ...