12 Ekim 2014 Pazar

Kobane Direnişi Hükümetin Tüm Hesaplarını Boş Çıkarabilir


Kobane savaşının ilk günlerinde (22 Eylül) yazdığımız “Kobane – Stalingrad” başlıklı yazıda, şehirleri ele geçirmeye yönelik savaşlarının zorluklarından söz ederek, Kobane’nin düşürülemeyeceğini yazıyorduk. Bunları yazarken, İnternet’e eskiden 100.000 olan Kobane’nin nüfusunun 400.000 olduğu şeklindeki İnternette her yerde rastladığımız verilere dayanıyorduk. 100.000’lik bir şehir epey büyük bir şehirdir. Böyle bir şehir iyi ve kararlı bir savunma yaparsa, ele geçirmek isteyen güçler için bu büyük kayıplar anlamına gelir. Gerçi Google Earth ve Map ile bu bilgiyi kontrol etmeyi de denemiş ve şehir bize biraz küçük görünmüştü, ama işini uzmanı olmadığımızdan, gözümüzün bizi yanıltabileceğini düşünerek bu bilgileri doğru kabul etmiş ve Kobane’nin fetih edilemeyeceğini yazmıştık.
Ancak savaş uzayıp canlı yayınlarda Kobane’yi daha yakından tanıdıkça şehrin nüfusunun önceleri 100.000 ve göçlerle de 400.000 olduğu konusundaki bilgilere iyice kuşkuyla yaklaşmaya başladık. Sonunda hatanın kaynağı anlaşıldı. Kobane Kantonu (ki geniş bir alanı ve köyleri de kapsıyordu, Türkiye’deki il ve il merkezi farkı gibi düşünelim) kastediliyormuş, şimdi kuşatma altında olan Kobane şehri değil.

Bunun üzerine oldukça küçük bir şehir olan Kobane’nin düşebileceği ortaya çıktı. Ayrıca Kobane’nin o kadar büyük bir şehir olmadığını anlayınca, Kobane’nin son neferine kadar savaşsa bile bunun kısa bir zamanda olabileceği olasılığı ortaya çıktı ve bundan korkmaya başladık. Çünkü Kobane’nin uzun sürecek bir direnişinin zafer için büyük bir önemi vardı. Karşısında silahları Kobane’yi savunanlarla kıyas kabul etmez biçimde üstün ve lojistik desteği neredeyse sınırsız bir güç vardı. Mücadelenin uzaması, (IŞ)İD’in müttefiklerinin (Türk Hükümeti) tecrit edilmesi ve lojistik yollarının tıkanması için hayati önemdeydi.
Yani Kobane Direnişi uzadıkça karşı tarafı tecrit edebilir; karşı tarafı tecrit ettikçe mücadelesini uzatabilir ve sonunda katliamın kenarından bir zafere giden yolu açabilirdi. Bunun ilk aşamasını başarıyla kat etmiş sayılabilirdi
İŞİD’in ikmal yollarının tıkanması bombardımana ve müttefiklerinin (en başta Türk devleti ve AKP’nin) açık ve örtülü desteğini engelleyecek bir baskının oluşmasına bağlıydı.
Kobane en azından Türkiye’deki geniş Kürt kitlelerin ve demokratların harekete geçmesi; dünyada da dikkatlerin Kobane'ye ve oradaki direnişe çekilebilmesi için gerekli süre kadar direndi ve sonunda Kürtler sokaklara çıkınca, “Koalisyon” daha etkili bir bombardımana başlamak zorunda kaldı.
Bu ise Kobane’nin daha uzun direnebilmesinin imkânlarının ortaya çıkması demekti.
Ne var ki, Türkiye’de Kürtler ve demokratlar hükümetin tavrını protesto için demokratik haklarını kullanmak için, sokağa çıkınca, Hükümet gizli özel savaş aygıtını ve onun kontrolündeki milisleri harekete geçirerek teröre başvurdu.
Katliam tehdidiyle demokratik direnişi geriletti ve sindirdi Ama yine de en azıdan Kobane gündemin başına taşınabildi.
Bu Kobane direnişinin uzaması için tekrar yeni bir olanak yarattı.
Gösteriler başladıktan sonra Koalisyon uçakları daha ciddi bombardımana başlayıp en azından İŞİD’in ağır zırhlı araçlar kullanmasını bir ölçüde olsun kısıtlayabildiler. Lojistik desteğini bir ölçüde olsun kısıtladılar.
Aynı günlerde, YPG de esas olarak, alan tutmaya çalışmanın (ki bu da en azından ilerleyişi yavaşlatarak zaman kazanmaya yarıyordu) kendisine büyük kayıplar verdirdiğini gördüğünden, Şehir savaş hazırlıkları yaparak, daha etkili savaşabileceğini düşünerek kontrollü bir şekilde şehre çekildi. (IŞ)İD’in Tank ve ağır silahların bombardımanının, uçakların bombardımanı ile nispeten azaltılması ve şehir muharebelerine çekiliş ve orada bunları kullanmanın zorluğu, tüm eşitsizliğine rağmen, YPG’nin en azından kahramanlığı ile eşitleyebileceği bir güç ilişkisine anlamına da gelirdi. Bu da savaşı uzatırdı, zafer olanağını hala olası kılardı.
Kanımızca bu değişikliğin sonuçları yavaş yavaş görülmeye başlamıştır.
Örneğin Özgür Amed’in, dün Bianet’te yayınlanan “Kobane’ye Bakıyoruz, Stadyumdayız Sanki” başlıklı yazısındaki şu satırlar kanımızca güçlerin bu yeni ilişkisinin sonuçlarını gösteriyor.
“Şunu rahatlıkla ifade edebilirim: İŞİD yeni yeni savaşıyor. Birkaç gün oldu savaşa gireli. Bugüne kadar ilerleyişi boşalan köylere yerleşip tanklarla top atışı yaparak ilerlemek oldu. Bu şekilde ilerleye ilerleye şehrin dibine kadar geldi.
Son dört-beş gündür de aktif savaşta. Kısa menzil silahlar konuşuyor şu an. Şehir savaşı başladı ve artık birkaç hafta önce sürekli gördüğümüz duyduğumuz top sesleri kesildi.” (Bianet, http://bianet.org/biamag/toplum/159103-kobane-ye-bakiyoruz-stadyumdayiz-sanki)
Benzeri bir gözlemi de yine dün akşam, Suruç’taki hastaneye gönüllü doktor olarak giden bir arkadaşın verdiği bilgiler de doğruluyor. Facebook’taki bir paylaşımda şu bilgiler var:
Dün Suruç Devlet Hastanesi'ne aralarında ağır yaralılar da olan elli yaralı gelmişken, bugün sadece 5 hafif yaralı gelmiş. Genellikle sabah ya da sabaha karşı gerçekleşen ABD bombardımanları bu gece saat 23 gibi başlamış ve diğer günlere göre çok daha yoğunmuş. Kobani'nin kenar semtlerinde -toplanamayan IŞİD ölüleri nedeniyle- çok ağır bir ölü kokusu olduğu söyleniyormuş. YPG militanları üç IŞİDliyi esir almış. Suruç'ta moraller önceki günlere göre çok daha iyi imiş...”
Bütün bunlar, yani bir yandan uçakların daha etkili bombardımanı; diğer yandan savaşın şehrin içine çekilmesinin İŞİD’in büyük üstünlüğünü bir ölçüde sınırladığını ve böylece YPG’ye daha uzun bir direniş için imkân sağladığı izlenimi veriyor.
Bu elbette en küçük bir gevşeme vesilesi olamaz ve olmamalıdır.
Kobane’nin direnişi ne kadar uzarsa, Kobane’de bir zafere ulaşma olanağı o kadar artar. Çünkü Kobane Savaşı’nın neticesini esas olarak, İŞİD’in temel müttefiki olan Türk Hükümetinin tecrit edilmesi belirleyecektir.
Kitlelerin sokağa çıkması en azından koalisyonun daha ciddi bir bombardımanına yol açarak önemli bir kazanım sağladı. Öte yandan Kobane’yi görmezden gelen Türkiye kamuoyunun gündemine bir şekilde Kobane’yi taşıdı.

Ama Hükümetin Ergenekon’un iplerini çözerek sokağa salması, 1990’ların bütün araçlarını kullanmaya başlaması, kısa vadede kendisine belli bir başarı getirdi ve daha geniş kitlelerin sokağa inmesini engelledi.
Bu durum tekrar “koalisyon”un ipe un sermesine, gevşemesine; hükümetin bu hareketi sindirmesi ve bölme girişimleri de moral bozukluğuna ve Kobane’ye desteğin azalmasına ve Hükümetin Kobane’yi tecrit etmesine yol açabilir.
Bu durumda neler yapılabilir:
Birincisi, Kobane’de savaşanların hepsi Kürt bile olsa, savaşın bir Kürt ve Kürtlük savaşı olduğu söylemi terk edilmelidir.
Ayrıca gerçekten de Kobane’de Kürtlükten ziyade gerçekten bir dillerin ve dinlerin eşitliği için savaşılmakta ve İŞİD’in Kobane’ye böyle yüklenmesinin de; Türk devletinin onun ezilmesi için elinden geleni ve gelmeyeni yapmasının da; hata Koalisyon’un bir yandan kara gücü lazım derken İŞİD’e en etkili biçimde direnen kara gücünü desteklemek için hiç bir şey yapmamasının ardında bu demokratik düzen denemesi bulunmaktadır.
Bu Kürtlük söylemi, sadece gerçeği de çarpıtmıyor; aynı zamanda Kobane’yi müttefiklerinden tecrit ediyor. Orada Barzani’nin güçleri olsaydı, Barzani Kürt olmasına rağmen, Silah ve yardımın akacağı açıktır.
O halde Özgürlük Hareketi’nin kamuoyunda görünen sözcüleri ve yöneticilerinin özellikle yapması gereken iki şey vardır.
Birincisi, Sezai Sarıoğlu’nun yazısından:
“Tarafların müzakere için masaya oturmalarından doğal bir şey yoktur. Ne var ki, bütün muhabbet “temsil” mekanizmaları üzerinden devletle/hükümetle ilişkiler manzumesine indirgenirse, sözün ve sokağın evcileştirilmesi” kaçınılmazdır. Dil’in sokağın sınırlarına gelince durması ya da yön değiştirmesi, direniş/devrim estetiğini hatırlamamızı gerektiriyor. Direniş estetiği, her devrimin, her insanın yanlışlardan da yapıldığını söyler. Teori yerine kendi meşruiyetini ilan eden sokak konuşmaya başlayınca “bazen” susmak gerekir. Çünkü “bazı konuşmalar”, sokağı konuşamaz hale getirebilir.” (Özgür Gündem, Sezai Sarıoğlu, “Sözün sokağa ettiği…
Anlayana her şey söylenmiş.
İkincisi, Kobane’de yürütülen savaşın Kürtlük savaşı gibi görünse de özünde demokrasi ve gerçekten dinlerin olduğu bir düzen için yürütüldüğü; (IŞ)İD’in ona bu nedenle saldırdığı anlatılıp, özellikle Aleviler ve “yaşam tarzı” ile bugünkü hükümetin politikaları karşısında tehdit altında olanlar; bu tehdit nedeniyle geçen sene Gezi’de sokağa çıkanlar Kobane’yi savunmak için Sokakta protestoya çağırılmalıdır. Kobane’nin savaşının bu savaş olduğu, Kobane’de savaş yitirilirse, Sadece (IŞ)İD’in değil; (IŞ)İD'le çıkar ortaklığı içinde bulunan ve de onun baskısını da daha çık hissedecek bu hükümetin iyice biti kanlanmış olarak “laik yaşam tarzındakilere” ve Alevilere daha hayâsızca saldıracağı söylenmelidir. Esas vurgu ve ağırlık bu yöne yapılmalı bu aynı zamanda sivil toplum örgütleri, basın ve CHP’ye kadar geniş bir alanda fiili örgütsel ve diplomatik girişimlerle desteklenmelidir.
Böyle geniş bir cephenin ortaya çıkma olasılığı hem Ergenekon’un provokasyon alanını daraltır; hem de hükümetin.
O halde tekrar. Hükümet çoktandır “Yasallık bizi öldürüyor” diyerek yasa dışı bir rejim kurmuş bulunuyor. Yasal olanakları sonuna kadar zorlayarak sokaklarda protestoyu bu sefer en geniş laik ve Alevi kesimleri çekerek yapmak; Kobane’deki savaşın onlar için olduğunu anlatmak. Bu içeride Hükümeti geriletmek için yapılacak ilk ve en önemli stratejik değişikliktir.
Direniş uzadıkça hava dışarıda da değişiyor. Kobane direnişi ister istemez daha açık bir tavrı zorluyor. Bu bütün ABD, İngiliz, Alman vs. basınında görülüyor.
Örneğin daha bu sabah, Almanya’nın biraz Hürriyet’i gibi sayılabilecek Die Welt gazetesinde “Biz katliam seyretmekte Dünya Şampiyonuyuz” başlıklı yazının girişinde şu sözler okunuyor: “Biz Ruanda’da hiçbir şey yapmadık, Srebrenica, Halepçe, Gorazde’de ve Ghouta’da da hiç. Bizler sadece ne kadar aşıldığına bakmak için kırmızıçizgiler çektik. Çok uzaklardayız
Yazının içinde birçok şeyin yanı sıra, Kobane’de direnenlerin bizzat şu an taraflardan (yani (IŞ)İD ve Koalisyon taraflarından) biri olduğu, buna rağmen bir şey yapılmamasının çelişkisine değiniyor.
Yani yavaş yavaş bu yönde bir kamuoyu oluşmaya; tepkiler birikmeye başlıyor.
Bir süre sonra bu Türk Hükümeti üzerindeki bir baskıya ve tecride; oradan da en azından bazı etkili silahların, yiyecek, içecek ve malzemenin ve savaş gücünün aktarılması için zoraki de olsa fiili bir kapı açma ve gözünü kapama sonucu verebilir.
Unutmayalım, Kobane’nin düşüşü artık Koalisyon’un da yenilgisi anlamını kazanacaktır. Koalisyon güçlerinin ve ABD’nin bir başarıya da ihtiyacı var. Başlangıçta gözden çıkardığı Kobane’nin ona bu başarıyı sunabileceğini görürse, niye gücünü ve ağırlığını bu yana koymasın.
Özetle, Kobane düşmeyebilir ve hatta bir zafer bile kazanabilir.
Son gelişmeler bunun mümkün olduğunu gösteriyor.
Bunun için zamana; zaman için de küçük de olsa zaferlere ihtiyaç var.
Kobane bunun için elinden geleni ve gelmeyeni yapıyor.
Sonucu Türkiye’deki hareket ve onun stratejisi belirleyecektir.
Yaşam tarzından dolayı tehdit altında olanlara ve kendini öyle hissedenlere ve Alevilere Kobane’deki savaşın kendi savaşları olduğu gösterilmeli ve aktif destekleri sağlanmalı.
En azından hayırhah bir tutumları.
Bu sağlanırsa; bunun için her şey yapılırsa; kısa (ve uzun vadede de) tüm dengeler alt üst edilebilir.
12 Ekim 2014 Pazar


Hiç yorum yok: